12 Eylül 2016 Pazartesi

Eylül Adağı


Marc Chagall

Çalışmaya başladım. Eskiden bu cümlenin başında "atölyede" kelimesi olurdu. Dolaylı tümleç şimdi yok. Çünkü atölyeyi kapattım ve günün kimsecikler zamanlarında, balkon masasında çalışıyor olmayı kendime yediremiyorum. Romanlarımın uzak kutularda bekleyişlerini de kaldıramıyorum. Mecbur olmayı, sürüklenmeyi ve boyun eğmeyi taşımak çok zor. "Sık dişini" diyor biri, "Az kaldı" diyor öteki, "Biraz zaman" diyor beriki. Öyle tabii... Dayanıyorum. Çalışmak iyi geliyor.Ruh bütünlüğümü kaybetmiş olduğum hissine kapılıyorum bazen. Çalışmak yüksek bir emiş gücü ile ruhumun parçalarını birleştiriyor.  Henüz çok başındayım. Gerçi gidişattan pek memnun değilim. Kafamda dağınıklık, elimde ürkeklik var. Ama hevesim azalmıyor. Serginin ismini bile koydum. Bu önemli bir motivasyon benim için.

Henri Lefebvre okumaya başladım. Tezle ilgili tasarılarıma format attı. Çok uzun zamandır kent üzerine kafa yoruyorum. Bir önceki sergimden beri. Hatta Esra'nın iddiasına göre İstanbul'da yaşadığım 2010 yılından beri kent mevhumuna takılıp kaldım. Daha sonra, sezgisel hatta hissi kablel vuku deneyimlerle hissettiğim şeyler, literatüre dalınca derli toplu akıl yürütmelere dönüştü. Bazen çok bilmişliğe vardı. Çalışma arkadaşlarımın mimar, şehir planlamacı, kültürel antropolog ve endüstriyel tasarımcı olmasının getirdiği vizyon "kent"imi türlü türlü evirdi. Derken gurur yerini tarifsiz bir huzursuzluğa bıraktı. Şüphe içimi kemirmeye başladı. İşte Lefebvre tam bu sırada hayatıma girdi ve "Dur bakalım, sakin ol." dedi bana. Serin adam. Yangın yerine su serpti. Bende bir ferahlık hasıl oldu. Hani böyle bir şelalenin kıyısında durursun ya işte öyle.

Hayata kırgınım ama yüz çevirmedim. İçimde her şeyi yeniden kuracak bir kuvvet duyuyorum. Tüm kaleleri zapt edilmiş devrik bir kraliçenin esrik umudu gibi gözüküyor olabilir. Öyle değil...

Mevsimim gelsin, çocuk sevindireceğim.

7 Eylül 2016 Çarşamba

Çok İşim Var


Bu kadın yüzünden beklemeyi bıraktım. 


Mazeretler üretmeyi, sanrılar görmeyi ve kendime acımayı bıraktım. 


Asi'nin gönderdiği parayla malzeme sipariş ettim. Ali Usta'dan benim için tornada bazı formlar çekmesini istedim. Geçen yıl hazırladığım, küçük denemelerini yaptığım tasarımlarımı çıkarıp çalışmaya başlayacağım tek tek. Önümdeki sohbahar ve kış ayları durup dinlenmeden çalışmam gerekiyor. Tezi Haziran'da bitirmek zorundayım. Sergim için hazır hale de gelmeliyim. Üniversitede vereceğim dersi çok önemsiyorum. İkinci dönem öğrencilerle sergi düzenlemek istiyorum. Daha çok ben öğreneceğim hissediyorum. AsiKeçi ile yapacağımız kamusal sanat etkinliğinin idaresi de bende. O proje için tasarım yapmıştım. Ancak polyester döküm öğrenmem gerekiyor. Ya da bir usta bulup birlikte çalışmam. Melike'nin atölyesinde vereceğim seramik kursunu saymıyorum bile... Çok işim var. 

Hiçbir şey bekleyemem. Çok işim var. 

Kanada'ya yerleşme fikrimi evirip çeviriyorum deli gibi kafamda. Füreya kafamı karıştırdı. Kafamı toparlamam gerekiyor. Çok işim var. 

3 Eylül 2016 Cumartesi

Paşa'ya Mektup


Kahve Ocağı, Osman Hamdi Bey, 1879.

Osman Hamdi derya deniz... Ama ondan bahsetmeyeceğim. Cennet bahçelerinde sefa sürsün züppe. Burada onu ilgilendiren hiçbir şey yok. Gelse Anadolu Medeniyetleri Müzesini gezerdi herhalde. Trilye'de yemek yer ilk uçakla dönerdi. Hakkı da var. Kim sever ki Ankara'yı Paşam, kapalı kapıların eşiğinden geri döndüyse... 

Dün tarihi hamama gittik. Tellak hanım 70 yaşında vardı. Buhardan parlamış yüzünde yılların katılığı ıslanmış. Gözleri ruhuna açılan iki kör pencere gibi. Eli hafif, maharetle sürtüyor keseyi bedenlerimize. Yüzüne bakıp çenesini ovalıyor insanın, hiç ele vermeden kendini. Bunca bedene dokunan, kiri, kokuyu, yası yıkayıp paklayan o değilmiş gibi uzak. Kubbenin altındaki göbek taşının kenarına ilişip kubbedeki fil gözü pencerelerden içeri süzülen gün ışığına bakakaldım. Etrafımda yıkanan ve birbirini yıkayan çıplak kadınlar. Space of Feminity'nin feriştahı işte Griselda'cım, sen bilmezsin. Oryantalist bir tablonun estetiği gelmesin aklına sakın. Paşam, sizin de gelmesin. Güya tarihi hamamın çinisi çini değil, kurnası kurna değil, hamam tası hamam tası değil, mermeri mermer değil hepsi imitasyon. Plastik, pvc, sıkıştırılmış mermer tozu, sir ağda makinesi, tost ekmeği, yaşlılık hepsi tiksinç.

Sonra kahve içtik. Kahve makinesinde yapılmış, kapı aralığında içilmiş, lokumsuz, sohbetsiz bol içine atmalı hatta. Telvesinden umut ettik, o da olmadı. Neden olmadı, nasıl bir basiretsizlikle olduramadık bilemiyorum Paşam. Bir an istedik, belki unuttuk sonra. Yine de kurtulamadık ve yakalandık o bir ana. Sanki örümcek ağına düşen kelebekler gibi çırpındıkça kanatlarımız koptu... Baktık fincanın derinliğine ta magma tabakasına ulaştık. Sıcak fokur fokur. "Hararet" güzel kelime. "Ateş"ten daha için için sanki. Yandık. Fincanın dehlizinde telve ayna olmuş, sureti ezber etmiş ruhumuzun arzusuna. Kim inanır ki kahve falına ama herkes umut eder işte. Biz de öyle yaptık. Dilimizde kahve tanecikleri gezinirken, "Haydi inşallah!"lar söyledik. Biri "Kısmet" dedi, öteki "nasip" dedi... Omuzlarımız düştü Paşam, başımızı fincanın merkezinden kaydırınca, yüreğimize ay doğmamış onu gördük. 

Acı gerçeklerle yüzleştik Paşam, çünkü bize bu yakışırdı. 

Buyurmaz mısınız bir kahve içmeye? Siz nargilenizi tüttürürken uzak yollarda, burnumuzda tütüyorsunuz. Bon appétit!

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Kadın Dayanışması

"Kalbinin senini dinle" falan diyen olmadı. Hangisi diyecekti ki? Üçü de deli. Bunun yerine başka başka cümleler kurdular. Ama kız arkadaşlar iyidir.

...

Biri ile birlikte bir alışveriş merkezinin çocuk kulübünde, ebeveynler için ayrılmış şık ve steril kafede Türk kahvesi içiyorduk. Eli kolu dolu gelmiş hediyelerle, tabii bekar teyze demek günübirlik keyfini sürmek demek çocuğun oh mis. Bal oyun platformuna girmiş bir sürü çocukla birlikte kaydıraktan top havuzuna kayıyordu. Göz ucuyla kontrol edip duruyordum ne yaptığını. O ise beni süzüyordu. İyi miyim gerçekten diye...

"O çok tuhaf. Sen ondan daha da tuhafsın. O çok güzel. Sen ondan daha güzelsin.O anlıyor. Sen ondan daha çok anlıyorsun. Sen dahasın. O yüzden daha çok acı çekiyorsun." dedi. Kahvenin yanına koydukları küçük çikolatayı parmakları arasında tutmuştu ve bir türlü ağzına atıvermiyordu.

Konuyu değiştirdik sonra. Kasım ayında "müze ve mimarlık" başlıklı bir sunum yapmamız gerekecekti. Ona güvenip kabul etmiştim teklifi. "Yaparız." demiştim. Tabii ki o da "Yaparız." demişti gözlerimin içine gülümseyerek. Artık hangi perspektiften  çalışacağımıza dair konuşuyorduk. Sohbetin sonunda bana şöyle dedi: "Sen daha politiksin. Ve daha marjinal."

...

Bir diğeri ile ki bu baş belası bir diğeridir, kahvaltı ediyorduk. Çocuklarımız yanımızda değildi. Bu yüzden sigara içebiliyorduk. Mavi gözlerini gözlerime dikip içimden geçeni benden önce söylemek marifetmiş gibi yüzüme vuruyordu duygularımı. Çok bilmiş, çok okumuş, çok acımış... Doçent!

"Limbik sistem ve bir parçası olan amigdala duygularını yönetiyor.Sen şu anda bağımlısın.Tedavi et kendini bir an önce. Sen annesin!" dedi.  Şüpheli şüpheli bakıyordu bana. Şu esnekliğime, şu açıklığıma ve şu gemileri yakma cesaretime akıl sır erdiremiyordu. Sonra ta en başından söylemişti bu adamla evlenme sana göre değil, hadi evlendin bari bu çocuğa uyku eğitimi ver. Yok, dinletememişti. Şahane bir kadındı evet, taç çakrası da yüksekti ama işte hep arkasını toplamak gerekiyordu. Şu İngilizce meselesini ve Kanada'daki artist recidence işini de sıkı tutmalıydı. Çekip gitmeliydi buralardan hep birlikte. Her şeyden önemlisi asla... Asla... Yanıp kül olmamalıydı.

"Tezine çalış!"

...

"Kaçak dövüşüyor. Üstelik adil olduğunu sanarak." diyen ise en öfkeli olandı.Hayatla görülecek hesabı vardı ve benimle uğraşamazdı. Ben uğraşayımdı her şeyle. Kitap editörlüğü, sergi projesi, seramik dersleri, falname metinleri şu bu ne varsa iş güç yığıp duruyordu önüme. Bir dakika boş kalırsam durup olduğum yere yığılacağımdan mı korkuyordu ne? Hiçbir şey bulamazsa kısır için malzemeleri koyuyordu önüme.

"Doğra! Dikkat et elini kesme..."

....

Antropolog Hanım ay sonunda dönecek Paris'ten. İlk kez açılacağım ona. Bakalım o ne diyecek üstten üstten? Onu oraya bunu buraya konumlandırma diye tutturur. Kavramlarla uzak, serin ve geniş konuşur. Banka hesabımı biliyor be. Kafasına göre para yatırıyor. Kadın dayanışmasıymış. Bana yalnızken "gülüm" diye hitap ediyor. Bir ağaç gölgesinde yetişen nazlı bir gülmüşüm gibi...

...

Hepsi deli bunların, valla.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Bekliyorum


http://kennedmh.deviantart.com/


Bekliyorum. Belki bir an için aklımdan çıkarsın diye...

Hayat bir istasyon gibi duruyor bekleyişimin ardında; bazen çok kalabalık bazen ıssız... 

Bir bankın ucuna oturmuşum, eğreti. Elimde sımsıkı bir çanta tutuyorum. İçinde sana dair hiçbir şey yok. Bal'ın sütü, yedek kıyafetleri, ıslak havlusu, masal kitabı, oyuncağı, telefonumun yedek şarjı, kablolar, kitabım, not defterim, alerji ilacım gibi şeyler var. Bal yanımda oturuyor. Başımı çevirmiş gözlerinin içine bakıyorum. Bana babasıyla gittiği pikniği anlatıyor. Dinliyorum. Gözleri çok güzel. Her karşılaşmamızda kızımın güzelliğine hayran kalıyorum. 

Ben güzel miyim? Çantamda ayna taşımaktan vazgeçeli uzun yıllar oldu; çıkarıp bakamıyorum kendime. 

Kalabalık sarınca sımsıkı elini tutuyorum kızımın. Issızlık çökünce bırakıyorum; benden uzaklaşmasına, bir uğur böceğinin peşi sıra koşturmasına ses çıkarmıyorum. 

Çok korkuyorum bazen, bazen çok cesurum. 

Gün batıyor, gün doğuyor... Olanlar, bitenler, gelenler, gidenler... Zaman yok. Vakit hiç geçmiyor. Bekliyorum. Belki bir an beklemekten vazgeçerim diye... 

4 Ağustos 2016 Perşembe

Biraradalık ve Tekbaşınalık


Zelda and F. Scott Fitzgerald

Genç adam: Güler yüzlü, zeki, eğlenceli, becerikli, hoş sohbet... Ve huysuz, geçimsiz, kinci. Olsun varsın! Merhametli öfkesini akşam esintisine dönüştürebilmesi, kadının ruhunu ferahlatıyor. O ise kadının sesindeki tatlı ekşi tada yapışıyor ve yatışıyor. Dost ve müttefik değiller. Birarada ve tekbaşınalar...

Kadın bacaklarını birleştirip havaya kaldırıyor ve yatağının kenarından tavana uzanan serin duvara yapıştırıyor kitap okurken. Genç adam ise hep gecenin sıcağında.

Zelda ve Scott'ın ise onlarla hiç bir ilgisi yok. Muhteşem Gatsby'i okumuş ya da "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi"ni izlemiş olabilirler pek çokları gibi. O kadar...


18 Haziran 2016 Cumartesi

Saptanamaz Genişletme Büyüsü


Taşınmaktan da yerleşmekten de nefret ediyorum. Göçerlik de bana göre değil. Demek ki Hermione'nin "Saptanamaz Genişletme Büyüsü" yapılmış çantası tam bana göre bir şey... Biraz "Sıvı Şans"a da hayır demem!



14 Haziran 2016 Salı

Hiç Olmasaydı


http://ankazhuravleva.deviantart.com/

Bir gün iyimser bir gün kötümsermiş kadın. Bazen bir kaç gün... Onu en çok hüzünlendiren şey ansızın içine düştüğü yoklukmuş.  Boşlukmuş, olmayışmış... Aydınlığa tırmanış hep çok yorucu oluyormuş ama işte ne yapsın? Düştüğü kuyulardan çıkmasını da bilmeliymiş kadın dediğin. Üzerinden atlayıp geçmek için fırsat kollayanlara inat! Ninesi öyle tembih etmiş. Annesinden öyle görmüş.

İçi dopdoluymuş kadının. Parmak uçlarını zonklatan ağrılı bir hasretle... Kime dokunsa itici kuvveti baş döndürüyormuş bu yüzden. Durmaksızın, sızım sızım sızlıyormuş. Yine de vurgunmuş hasretine. "Ya hiç olmasaydı!" diye düşündükçe aklını yitirecek gibi oluyormuş. Zavallıcık kendine sarılıyormuş sımsıkı, kendi içine giriyormuş hasretine tutunmak için.


6 Haziran 2016 Pazartesi

Okuma Önerisi


"Marjane Satrapi"

Geniş yaş aralığındaki bazı kadınların arasında bir takım tuhaf cümleler gidip geliyordu. Ama bizimkiler yerine Marjane Satrapi'nin "Dikiş Nakış"ı daha iyi bir okuma önerisi olacaktır.

Yine de...

"Umrumda değil... Ne hali varsa görsün Koca Kafa!"
"Hani eşkenar üçgenin içine yerleşmiş büyüleyici hatlara ne oldu?"
"Onun olamadılar..."
"Terbiyesiz! İnsanların acıları ile dalga geçilmez!"
"Ama ne acı!? Gözleri ışıl ışıl parlatan acı mı olur? Düpedüz mutluluk bu, biraz rutubetli o kadar..."
"Hadi ordan! Bir sigara yakarsın, bir şarkı dinlersin falan geçer bu güzellemeler. "
"Peki ya fokurdayarak kaynayan ruhumuz?"
"Demlenir. Altını azıcık kıs!"
"İçine hapsettiğin yeter, sal gitsin, peşini seyret sonra."
"He dönerse senindir, dönmezse zaten hiç senin olmamıştır."
"Siktir git!"

3 Haziran 2016 Cuma

Yaz Düşü

 

Sabah saat 9. Gökyüzü camgöbeği. Deniz, lacivert ufuk çizgisinden kıyıya turkuvaz vuruyor... Kumların üstünde tarçın renkli bir köpek, beyaz bir kelebekle restleşiyor. Bal ayak bileklerinde eğleşen suda turuncu şapkasını yüzdürüyor. Ben başımı bir an geriye çevirdiğimde, kum zambaklarının arasından bana gülümseyişine denk geliyorum...

22 Mayıs 2016 Pazar

Kalpsiz


http://hffk.deviantart.com/

"Kalpsiz demem boşuna değil. Kalbi çok eskiden yandığından, göğsündeki boşlukta yatışmış küllerin karanlığından bakıyor bana. Derin solukların iyi gelmemesi de bundan; gri bir kül hortumu kabarıp dönüyor boşluğunda, ise boğuluyor içi, bulanıyor..."

"Küllerinden doğmaz mı bir kalp?"

"Doğmaz... Anka kuşu değil ki bu; sıradan, ölümlü bir kalp. Bir kere ölüyor, gömdüğüne dönüşüyor sonra..."

"Öyle mi?"

"Böyle..."

3 Mayıs 2016 Salı

Kırmızı Düş


http://lethiel.deviantart.com/

Avanos'tayız. Akşamüzeri esen ılık rüzgardan balkonun tül perdesi şişip şişip iniyor. Taş balkonun zeminine mum boyalar saçılmış. Küçük bir sehpada dizleri üzerinde doğrulmuş Bal resim yapıyor. Hemen yanında ben, ağırlığımla arka ayaklarını kaldırdığım sandalyenin ucunda oturmuş, balkon demirleri ile sarmaş dolaş, avlunun gerisinde uzanan ve altuni pırıltılarla göz kamaştıran kasabayı izliyorum. Gündüz çömlekçi Şaban Usta'nın yanında çalışmışım. Tırnaklarımın arasına kızıl kil dolmuş. Balkona uzanmış sarmaşık güller de kırmızı...

Odanın içinde bir kitabın yapraklarını çeviriyorsun. Yatağın keten yastıklarını birbiri ardına dizip sırtını dayamış, dalmış okuyorsun. Başucundaki komodinin üzerinde bir kadeh kırmızı şarap nazlanıyor...

28 Nisan 2016 Perşembe

Yük

Belim, sırtım tutulmuş. Koyu bir kıvam alıp  iliklerime dolduğundan, ağırlaştım. Kendimi taşıyamıyorum. 

19 Nisan 2016 Salı

Bari


Hayatımın yapılacak işler listesine dön de bir bak. Bana acımıyorsun, bari bana acı...
Hayatımın ürpertici olasılıklar listesine dön de bir bak. Benden korkmuyorsun, bari benden kork...

9 Nisan 2016 Cumartesi

Ayaküstü


http://ankazhuravleva.deviantart.com/

zarf (aya'küstü)
1. zarf Oturmadan, ayakta durarak
2. Kısa sürede, acele olarak, ayaküzeri

1- Oturduğum yerde oturamıyorum ki ben. İçimde bir girdap dönüp duruyor... Ama tabii bazen insanın ille de oturması gerekiyor. Durup anlatamaması gerekiyor. Ezberleri duyması, anlayışla kafa sallaması falan gerekiyor. Nezaket bunu gerektiriyor. Arsızlığın lüzumu yok. İşte bu ağırlaştırıcı sebeplerden "Çenen çok güzel." de denmiyor otururken.

2- Her şeyi didik didik didikleyecek miyiz ille de? Sindirim ağızda mı başlıyor göz de mi? Ölçüp biçip su terazisinde tartıp asmak Gülşah'ın işi, ben ve göz kararım ise aceleciyiz ama kimseyi aldatmadık, kimseyi yanıltmadık, kimseyi daraltmadık bugüne kadar. Bazen zaman yoktur, çünkü gereksizdir. Bazen sadece el çabukluğu çözer düğümleri... 

6 Nisan 2016 Çarşamba

Kıyımsız Kadın

Kalbini kırmaya, canını sıkmaya, kafasını şişirmeye, içini bulandırmaya kıyamazmış kıyımsız kadın. Bundan böyle burda böyle durup kalbindeki hançerin sapından sızan kana basacakmış cıplak ayak... Gık demeyecekmiş!

"Perşembe toplantı yapalım mı?" diye çınlamış hayat.
"Olur."muş.

20 Mart 2016 Pazar

Söz



Ne zamandı? Hatırlamıyorum. Tarihlerle aram iyi değildir.

Bir kapıda kaldım. Telefon ettim. Hay aksi, evde yoklardı. İnsan bazen unutkan olabiliyordu. Olsundu. Telefonu kapattım.

Yürümeye başladım pasaja doğru, yapılacak işlerim vardı. Telefonum çınladı. Bir tane sesli mesajım vardı. Az önce aradığım numaradan üstelik. Mesaj yoktu, sadece ses kaydı vardı. Hay aksi teknoloji böyle küçük kazalar yapardı. Konuşmalar duydum, sonunu bekledim. Kasıtsız ortam dinlemesi yapmış oldum böylece. Ne konuşulduğunu şimdi hatırlamıyorum, çünkü umrumda değildi. Ama bir bilgi sızmıştı işte. Bilgi böyle sızan bir şeydi. O nedenle bazen en başından belliydi her şey...

Zaman akıp gitmişti. Ya da o olduğu yerde katılaşmıştı da insanlar içinden geçip gitmekteydi. Bilmiyordum; her şeyi bilemem. Karşılıklı sözler vardı; sembol gülücükler, platonik incelikler, bilgi aktarımlarından süzülen dedikodular... Duymayayım dedikçe duydum, görmeyeyim dedikçe gördüm, bilmeyeyim dedikçe bildim. Bilmek çok güzeldi ama emiş gücü yüksek, suya çeken elektrikli süpürgeye yakalanmış bir toz zerresi gibiydim. Göz yaşımda birikmiştim.

Terrakotta geçirgenliği beni hasta edince, kendimi sırladım. Gözenekli bir bünye, sıra batırılınca önce suda erimiş maddeleri çeker. Göz yaşımda eriyen ne varsa bünyeme yapıştı. Zaten her sırrın bir çatlağı  da vardır. Ta en başından bütün seramikçiler bunu bilir. Bir sonraki hamleyi tahmin edebilme becerisi o çatlakların bizi terbiyesidir. 

Şimdi iyileşiyor muyum? Hayır, yatışıyorum sadece.

Sonra ne mi olacak? Geleceğim. Biraz misafircilik, biraz doktorculuk, biraz yolculuk. Bir şey istemiyorum. Bir şey almaya gelmeyeceğim. İyileşeceğim, söz.

2 Mart 2016 Çarşamba

Bugün


http://ankazhuravleva.deviantart.com/

Güzel bir günmüş. Yine de bitsin istiyormuş kadın...

Aklında şunlar kalmış: üzerine isminin yazdığı küçük pembe yapışkanlı bir not kağıdının iliştirildiği ince uzun bir zarf, Berfin'in aydınlık yüzü, Ankara kitabı, Pelin Hoca'nın masasının üstünde bekleşen kavrulmamış bademler ve kos helva, Ostim radyoda İntizar'dan "Aşk Yağmurları", çocuk parkı, organik yumurtaların bekleştiği market rafı, "Hadi ellerini yıkayalım anneciğim", Pokoyo masalı, şiir, trafik ışıkları, Mimarlar Derneği'nin balkonu, Özen Pastanesi, Orhan Veli, açık iş, kent belleği, soğuk nevale, kiraz domates, dost eli, "Görüşmek üzere Feryati Abi.", mercimek çorbası, Ayıcık Bombo, nevresimde bebek şampuanı kokusu...

Her şeyi değiştirecekmiş kadın. Buna cesareti de mahareti de varmış. Talih? Kim bilir...

Geçmişe takılıp kalanlardan nefret edermiş. Bugüne takılıp kalanlardan da. Geleceğe takılıp kalanlardan daha da çok... Kadın zamana inanmayan biriymiş.

Güzel bir günmüş. Yine de bitsin istiyormuş kadın...

Fallardan gelecek okur, rüyalarında kehanetler görürmüş. E ne yapsın canım aynı zamanda sosyalist ve seküler bir yaşam tarzı varsa? Böyle önsezili içgörülü soluk benizli olmak onun seçimi miymiş? Olmuş işte bir kere... Olandan vazgeçilmezmiş.

Şimdi her şeyi "tüm çıplaklığıyla" klişesinin kadrajından görüyormuş işte. Gör derse görürmüş kadın sormazmış neden diye... Üzülmesinmiş.

Güzel bir günmüş. Yine de bitsin istiyormuş kadın. Yarın belki daha güzel olurmuş.

5 Şubat 2016 Cuma

Anı Yakalayıcı


http://www.melihozuysal.com/

Bu gece zihnimde uçuşan anılar var...

Akşamüzeri Aya Yorgi Kilisesi'nin üstündeki bahçede, sevgiliyle, yaprak sarma, ev usulü kızarmış patates ve bira eşliğinde güneşi batırdığımız yaz günü... 

Ekrem Hoca ile birlikte Melih'in atölyesinde öğleden sonra kahve içip, fal baktığımız ve Çırağan Sarayı'nın önünde denize işporta tezgahı gibi enerji alanı açan uzaylılardan bahsettiğimiz bahar günü...

Sümela Manastırı'ndan aşağı orman patikasından yürüyerek indiğimiz alacakaranlık saatler...

Adrasan'daki nar bahçeleri...

Akbük'ün duru suyunda ıslanan bebek ayağı...

Kaya Köy'ün ıssızlığı...

Hasan Dayı'nın adaçayı...

Saksıda çiçekler... Annesinin çiçekleri.

Anılar güzel...

1 Şubat 2016 Pazartesi

Şubat Muhasebesi


35 yaşımı bitiriyorum.

Annelik güzel. İlk zamanlar hayatımdaki diğer her şey ikincildi. Şimdi daha çok paralel evren gibi, birinden çıkıp öbürüne girdiğimi atmosfer değişimden hissediyorum. Garip olan şu ki annelik evreninde sadece Bal ve ben yokuz. Orada doğmuş ve doğmamış tüm çocuklar,  destansı aşklar, girdaplı şarkılar var... İnce iş. Nasıl anlatılır?

35 yaşımı bitiriyorum.

Kendimi hem sapından balı süzülen bir hanımeli çiçeği gibi olgun ve mahir, hem de küllerinden yeni doğmuş bir Zümrüdü Anka kuşu gibi taze ve mucizevi hissediyorum. Biliyorum bu, kadınlık.

35...

Dante'nin halt etmesi, Cahit Sıtkı'nın dırdırı sandığım şey: Bir yol ayrımı.

Kendimi affediyorum.

15 Ocak 2016 Cuma

AsiKeçi Genel'e Kişisel Bir Mektup


Keçi, İdil Börtücene, 2015

"Küçücük bir grup dışındaki herkesle gönül bağımın kopması çok kötü..." G.A.

Gönülbağı... Bitişik yazılmalı. 

İNAT. Büyük harf. 

Aşk! İtalik.

Kar küresinden dışarıyı izleyen kaskatı bir balerin gibi şimdilerde G. Konuşamıyormuş. Kelimeleri yolunu kaybetmiş mide öz suyu gibi genzini yaktığından yutkunmak zorunda kalıyormuş. Sonra elmacık kemikleri ateşlenip kızarıyormuş. İnsanların gözlerine bakamıyormuş.

Oysa bizimle konuşurken sesi kadife gibi okşar insanı. Gözlerinin içi öyle güler ki hangimize aşık bir türlü tahmin edemeyiz, belki hepimize birden. Kalbi orman meyvesi gibi bir kadın. 

Konuşur. Zihnini dalgalandırır insanın. Ben sırlarımı ona döker, gözeneklerimi açarım.

İdil'in atölyesine gitmeninse vakti geldi de geçiyor bile...

22 Aralık 2015 Salı

Nefin'e Akan Bilinç


http://phanabellia.deviantart.com/

İnsanlar parçalanmıştı sandıklar açılmıştı hava soğumuştu gülşahın kalbi kırılmıştı benim kalbim ise pate de vere halindeydi ama bunu ozan anlamaz o seramikten de anlamıyor nerde kaldı pette de vere kalbim cam hamurundandı işte artık neyse düşman kim dedim gülşah erkeklik dedi bu bir kadın için en doğal en naif en yalın düşmanlık tanımıydı evet ve tüm o kösnül eril dünya kadının büyük düşmanıydı işte içinde her şey vardı erk sömürge savaş güdümleme cehennem cennet merhamet ne ararsan kimsenin gözüne bakamadığımız zamanlardı ama orada idilin atölyesinde gözgöze bakmaya cürret ettik sonra neden gözgöze konuşmayalım dedik tüm dişiliğimizle adını tahammüden erkeklik koydum rotamızı çizmiş olduk sonra tuğçe geldi benim de söyleyeceklerim var dedi sus söyleme filme sakla doğaçlama konuşacağız dedik lafı ağzına tıkayıverdik çok güldük sonra ne giysek ne sürsek nerde otursak diye tasalandık çok acıdık içimize attık içimizi gördük alper tutturdu ayna da ayna diye ayna bulamadık ayna hem dişi hem eril unisex bir şey can kurgulayacak hayatımda onun kadar itinalı insan görmedim bizi kadınlığı incitmez ama kırmızı rujun da hakkını verir bora yardım ederim dedi bi kalabalıklaştık ozana sordum düşman kim diye bellek dedi vedat zaman dedi onlarla başbaşa konuşacağım gözgöze tabii ama birinci film çıkmadan diğerlerine yoğunlaşamadık neye yoğunlaşabiliyorum ve neye yetişebiliyorum ki zaten al sana bellek al sana zaman

musikiye göre gözler kalbin aynası ise ki ayna sırlı camdır aynadaki akis sırlı ve saklıdır hayır göz gözü görsün görmemesi abestir ama gözünü gözüme diktiğinde her şeyi göremezsin pek çok şeyi görürsün belki ama her şeyi asla dost başa düşman ayağa bakar derler demek ki dost irislerin kurumaya yüz tutmuş bataklığında eşinirken düşman iz sürer biz kadınlar şimdi erkekliğin gözüne bakalım can da kadınlığın izini sürsün de görsünler dünya nasıl ters yüz edilirmiş

  #gözgözügör #asikeçi

21 Aralık 2015 Pazartesi

Bazen


http://ankazhuravleva.deviantart.com/

Bazen kütüphanedeki kitapları döküp tozlarını almaya sonra da alfabetik ya da tematik olarak özenle yerine yerleştirmeye gücü olur insanın; hırsı, hevesi, vakti olur...

Bazen balkonu yıkayıp, çayın yanına elmalı, cevizli, tarçınlı kek yapmaya, umutla fırının penceresinden içeri bakmaya keki kabardıkça kabarsın diye dua etmeye yüzü olur insanın.

Bazen "yürüyelim" der gecenin serinliğinde ürperse de ve yanındakinin koluna girmeye cürret eder insan.

Denk gelir.

15 Aralık 2015 Salı

Kalbimin Kapasitesi


http://ankazhuravleva.deviantart.com/

Anne olunca idrak ettim kalbimin kapasitesini ve ürktüm kendimden. Yere göğe sığdıramadığım cesaretim küçük bir kız çocuğunun parıldayan gözlerinin içine hapsoldu... 

Bu sabah yine çok korkuyordum ki; "...toplamaya çalışma. Seyret." dedi Gülşah. Anlaştık. 

6 Aralık 2015 Pazar

Dokunmatik Küstahlık



Tayfa'da Gülşah'la oturmuş sıcak çikolata içiyorduk. Cam asansörden bahsediyorduk.Sonra Aslı geldi. Laf lafı açtı. "Hafıza sildirme yöntemleri var" dedi. Tıbbi olarak ön frontal lobdaki sosyal hafızayı silmek mümkün olabilirmiş. Böylelikle travmatik olaylar hatırlansa da acı ve üzüntü yok olurmuş. Olay hafızada kalırmış ama insanı rahatsız etmezmiş. Yani daha çok acı hatıraların yatıştırılması gibi bir durummuş.

Sonra herkes geldi. Alt katta vır vır vır konuşuldu. Bu sırada ben zihnimi ikiye bölüp yarısı ile masadaki sohbete dahil oldum. Diğer yarısı ile de travmatik anı arkeolojisi yaptım. 

Ne buldum dersin? Küstah bir işaret parmağı. 

28 Kasım 2015 Cumartesi

Sarma


Tokat yaprağı almış, kaynar suda bekletmiş tuzunu çıkarmış, bir tepsiye özene bezene dizmiş. Kapıyı çaldı. "Aaa sen içini güzel hazırlıyorsun ama!" diye girdi terliklerini kapıda çıkarıp. Pirinci kaynar suda beklettim biraz. Soğanları ince ince doğradım tavaya koyduğum zeytinyağına attım. Soğanlar kavrulurken dolmalık fıstıkları bıraktım avucumdan. Sonra pirinci ve sıcak suya koyduğum kuş üzümlerini süzdüm onları da kattım. Şeffaflaşana kadar çevirdim tahta kaşıkla. Sonra bir çay bardağı sıcak su ekledim. Parmaklarımın ucundan büyü kazanına atar gibi incelikle döküldü baharatlar: yeni bahar, kimyon, kuru nane, azıcık karabiber, tuz. Suyunu çekince ocağı kapattım, pişen içe ince ince kıydığım maydonozları ekledim,

"Oldu. Soğusun biraz..."

Pişerken limon sıkarım biraz suyuna. Pek güzel olur.

"Mantı da yapalım bir gün toplaşıp. Buzluğa koyarız elimize gelir."

Koyalım be! Oyala beni hayat. Ne kadar ıncık cıncık iş varsa koy önüme...


26 Kasım 2015 Perşembe

Kahve Falı

Mihri Müşfik

"Ne zaman başladı?" diye sordu. Ben de düşünmeye başladım. Anımsayamadım. Bir cevap veremedim. 

"Sen inanmıyorsun ki oluruna!" dedi. Doğru, o karşılaşamadığımız ilk gün metroyla eve dönerken bir ara camdaki yansımama baktım. Orada yüzümde bir şey gördüm. Bir kehanet... Ona inandım hep.

"Sen bir adım atmazsan hiç bir şey olmayacak. Oysa elini uzatsan bir hamlede alırsın." dedi. Bu teslimiyet vaadine hiç inanmadım. Belki de hiç cesaretim yok.

"Dileğim olacak mı?" diye sordum. Olacak gibi değildi... 

Gözlerini devirdi. 

25 Kasım 2015 Çarşamba

Besili Güveler


http://sea-of-ice.deviantart.com/

Bazen en başından bellidir ne olacağı. Yine de göz göre göre yaşamak istersin. Bulanık sularda bir istiridye aramak gibidir talihin dönüşüne dair umut beslemek. Kafi sanırsın ama değildir; uzanıp tutuvermek...

Bir ömür hayattan bir mucize bekleyen insanlar tanıdım. Yapış yapış bir çiçek zehri gibi parıldayan umudun peşi sıra sürüklenip bir köşede ölüveren. Uzun, ağda gibi sündükçe sünen hikayeler yazdılar peşi sıra ekleyerek; işlemeli atlas bohçalara sarıp rutubetli dolaplarda güvelere yedirdiler sonra. Yazık.

18 Kasım 2015 Çarşamba

Dert Ortağı



"Unutursun...Arada hatırlarsın...Ama çoğunlukla unutursun."
"Neyse ki..."
"İyi yaptın, bazen hiçbir şey olmamış gibi yapmak iyidir."
"Hiçbir şey olmadı ki..."
"O öyle bilsin."
"O öyle bilsin."
"Gidecek misin görmeye?"
"Hayır. Onu görmek bana iyi gelmiyor."
"İyi yaparsın, bazen görmezden gelmek..."
"Rüyalarıma girdiği oluyor."
"Rüyalarını da takip etmeyi bırak..."


21 Eylül 2015 Pazartesi

Tanpınar Vakti


"Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur." A.H. Tanpınar, Huzur.

Bu ölü adamla aramızda çok kuvvetli bağlar var. 

11 Eylül 2015 Cuma

Aysel'e Mektup


Selfie Standı, Alper Fidaner, 2015.

Kötü adamlar seni kaçırdığı günden beri Aysel, yokluğun bir lanet gibi çöktü üzerimize. O günden sonra iyi olamadık hiçbirimiz... 

O ıslak ve ılık akşamüstü yanına oturup boyun çukuruna dayadığım gibi dayadım başımı dün; ılık kara bir duvara. Duvarın ardında bir hiç... Vazgeçtim Aysel, ne yapayım? Bir mağara düşün ki zemini sığ, kapkara bir göl gibi. Duvarlarında ıslık gibi sesler kıpırdaşmakta. Derinliklerinden buz gibi bir hava esmekte Aysel, çok üşüyorum. Anladın mı şimdi niye? 

Aysel, 

Sen öldün biliyorum. Ben de ölmeyeyim diye direniyorum.

Ceren. 

7 Eylül 2015 Pazartesi

Balkon

Bazı geceler kendimi Genet'nin Balkon'undaymışım gibi hissettiğim oluyor...

Ki bizim oralarda balkona "hayat" denir.

6 Eylül 2015 Pazar

İmkansız Günler I


  Sedirde Uzanan Kadın, Namık İsmail (1917).

Kalabalığın ortasında içime kapandım. Sevdiğim bir sürü insanla hergün hemen her dakika temas halinde olduğum halde bu nasıl oldu, neden oldu bilmiyorum. Biliyorum aslında: imkansızlıktan... Neyse.

Çini yapmaya başladım. Aslında geleneksel bir iş yapmayacağım ama çini tekniğini kullanacağım. Sergi koçluğumu yapan çini sanatçısı arkadaşım fırça ile çalışmam gereken çizgi eskizlerini geleneksel motiflerle başlatmam gerektiği konusunda ısrarcı oldu. Önce sıkılırım zannettim. Ama sonra o laleler, karanfiler, hatailer, rumiler bana ne iyi geldi! Kağıtlar dolusu çizdim de çizdim. Çektim mi yoksa? Evet fırça çektim. Masayı hiç toplamıyorum. Ne zaman başım sıkışsa soluğu çini mürekkebinin başında alıyorum. Eylül sonunda tahrire başlarım gibi geliyor. Bugün bana ev işlerinde yardımcı olan arkadaşım Elif Hanım geldi, masaya bakıp :"Abla ne seviyorsun ince işleri!" dedi. Doğrudur severim. İnce işlerle meşgulken insan insan oluyor bana göre. Sağaltıyor açık yaralarını...Öyle işte.

Şu sıralar canım sıkkın. Bir makale yazdım; sanat ve kadınlık meseleleri ile ilişkisi olan bir metin. O nedenle de bu coğrafyanın yetiştirip savurduğu kadın sanatçıların hayatlarına dair okumalar yaptım. Çoğunu belgelere dayandıramadığım bir yığın acı biriktirdim, sonra o makalede kullanamadım tabii. Hepsini bir güzel yuttum.

Açıp açıp baktığım ekranlarda ölü çocuk fotoğrafları akıp gidiyor. Evde kızımın gözünün içine bakıyorum. Tuhaf bi vicdan ağrısı çekiyorum. Böyle kesik sızısı gibi. O da ince ince işte. "Çocuğunuzla kaliteli vakit geçirin." diyor biri, "Çocuğa şeker verme." diyor öteki, "Yanında yatmasın.", "Televizyona bakmasın", "Haftada iki gün balık yesin."... Hıhım... Ama önce ait olduğu yerde özgürce, yaralanmadan büyüsün. Sürgün olmasın, sığınmasın, sevmekten usanmasın...

Yapmam gereken çok şey var benim. Tez yazmam gerek. Okumam gerekenler listesi dağ gibi. Bir kitap projesi var bir türlü tamamlayamadığım. Gazeteye içerik gerek. AsiKeçi'ye para gerek. Pazara gitmem organik domates almam gerek, yoğurt yapmam gerek, çiçekleri sulamam gerek, balkonu yıkamam gerek, kitaplığın tozunu almam gerek...Hayat beni oyalıyor aklımı rehin alıyor. Delirmiyorum.

Mutfak işleri ile meşgulken Ayşe Kulin'in Veda'sını okuyorum. Hafifçecik. Mehpare Kemal'e çok aşık. Yazık.

"Ev tozuna alerjiniz var." dedi doktor. İnsanın yozuna, dostun kozuna ve aşkın dozuna da öyle... Bünyem zayıf...

"İşine bak!" dedi Asiye, "Sen yaparsın, aslansın ve de kaplansın."

13 Ağustos 2015 Perşembe

Öğleuykusu

Senede sadece bir kaç kez buluştuğum öğle uykusu çok Proustvari bir şey. Dibinde durulduğun turuncu bir gölden akşamüzeri  serinliğinde ıpıslak çıkmak gibi... Çay demledim ayılmak için.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Bir meyva...

"Ona göre esas olan, zaman dediğimiz şeyi insan ruhunun benimsemesi, bir meyva ısırır gibi, kendi izlerini ona kuvvetle geçirmesiydi". 
A. H. Tanpınar / Mahur Beste

2007 yılında okuduğum "Mahur Beste"yi yeniden okuyorum. Bana şu sıralar çok iyi geliyor.

Kendimi avutmak için yapmadığım iş kalmadı, yorgunluktan sızıyorum gece yarısı olmadan, Bal'ı uyuturken. Sonra uyanıyorum bir daha da uyuyamıyorum. Velhasıl işleyip duran bir Leyla'yım.

Bu memlekette her şey çok ağır ve yaşamak çok güç. Bazen simsiyah bir boşlukta, tutunacak bir şey aranmanın telaşında, bitmek bilmez bir uçurumda sürükleniyor insan. Hem çok korkuyorum hem tekinsiz bir biçimde cesurum, ne haldeyim ben bile idrak etmekte zorlanıyorum... Kaldı ki onlar.

"Neyse ki kendimizi oyalayabilen insanlardanız" demişti Derya'nın anneannesi. Doğru. Kendimi oradan oraya vuruyorum. Bu imkansızlık beni en sonunda delirtmesin diye ihtimallerin ve hayallerin peşine düşüyorum. Mucizevi bir meyva arar gibi iştahlı ve hevesli...

Her şeye rağmen seni seviyorum hayat, beni unutmadığını, koynunda sakladığını biliyorum.




8 Temmuz 2015 Çarşamba

Yaz Geldi

"Bu sene yaz mevsimi bir değişik. Tuhaf da bir yoğunluğu var.Yeniden blog yazmaya başlasam mı?" Diye düşünüyorum.

22 Mayıs 2014 Perşembe

Akropolis

Özgür Ceren Can Seramik Sergisi 
23 Mayıs - 1Haziran
GaleriM Sanat Galerisi, Brewer 
İşçi Blokları 1505. Cadde 43/B 100. Yıl Ankara

13 Mayıs 2014 Salı

Arnolfini İkili Portresi



Margaret L. Koster “Basit bir Çözüm” başlıklı makalesinde Flaman ressam Jan van Eyck’ın 1434 yılında yaptığı meşhur ikili portresinin işlevi ve anlamı üzerine yeni bir çözümleme yapmıştır. Bu resim üzerindeki en dominant analiz ve yorum olan ErwinPanofsky’nin çalışmasından farklı olarak resmin gizli sembolizmine dair yeni bir okuma yapmıştır.


Panofsky kendinden önceki yazılı kaynaklara dayanarak resimin İtalyan tüccar Giovanni Arnolfini ile karısı Costanza Arnolfini’nin evlilik seremonilerinin betimlenmesi olduğunu ileri sürmüş, dönemin Hıristiyan dogması gereği bir evliliğin meşru olması için, evliliğe rızanın sözler ve tören esnasında ellerin birleşmesi gibieylemler ile karşılıklı olarak ifade edilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu çerçevede yaptığı incelemelerindePanofsky resmin bir evlilik yemini temsili olduğu sonucuna varmış, Jan van Ecyk’ın imzası ile bu resme yasal bir belgenin gücünü kazandırmak niyetinde olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Resim Panofsky’nin analiz ve yorumlarından sonra Arnolfininin Düğünü ismi ile anılmıştır.


Ancak yazılı kaynaklar araştırıldığında CostanzaArnolfini’nin Van Eyck’ın resmi tarihlediği yıldan bir yıl önce 1433’te öldüğü ortaya çıkmıştır. Koster bu bilgiler ışığında resmin Arnolfini’nin merhum eşinin anısına yapıldığı görüşündedir. Ancak Koster’e göre bu resim basit bir zengin portresi değildir. Resmi dönemin sanat geleneğinde sıkça rastlanan, varoluşun geçiciliğini ifade eden, yaşam ve ölüm temasının bir arada ifade edildiği resimlerle ilişkilendirerek resmin bir tür öldükten sonra yapılmış temsil niteliğinde olduğunu ileri sürmüştür.Koster’a göre resmin gizli sembolizmi bu bağlamda yeniden ele alındığında bu görüşü pekiştirmektedir.


Koster yaşadığı dönemde evli kadınların kullandıkları bir tür başörtüsü ile betimlenmiş olanCostanza çoktan Giovanni di Nicolao Arnolfini ile birleşmiştir. Bu nedenle Van Eyck’ın resminin dini bir ilhama ya da yasal bir nedene ihtiyacı yoktur. Figürlerin içinde yer aldıkları mekan olan yatak odasındaki nesnelerin ölçeklerindeki ve figürlerin mekanla olan ilişkilerindeki tutarsızlıklar ile bu alanda bir şömine bulunmuyor olması odanın gerçek olmadığını göstermektedir. Arnolfinilerin yatak odası Jan vanEyck’ın hayal ürünü olan tasarlanmış bir odadır. Figürler o dönemde evde giyilmeyen özel giysiler içinde resmedilmişlerdir. Resme dair daha önceki incelemelerde Costanza’nın hamile olabileceği düşünülmüştür bu görüş kadın figürünü bakire bir gelin olmaktan uzaklaştırmıştır. Koster ise bu giyim tarzının kadının en önemli görevi olan çocuk doğurmak için uygun fiziksel özelliklerinin öne çıkarılması amacıyla vurgulanmış olabileceğini düşünmektedir. GiovanniArnolfini’nin koyu renkli giysisinin matem giysisi olabileceği düşünülebilir. Costanza’nın yeşil ve mavi elbisesi ise sadakat ve sevgiyi ifade ediyor olabilir. Yatak mezardan önce ölen insanın bu dünyadaki son yeri olarak görülebilir.


Ancak o dönemde ölü ya da diri bir kadını anmak oldukça nadir rastlanacak türden bir durumdur. Koster resmin yapılış amacının avantajlı evliliği gelecek kuşaklara göstermek ya da Hıristiyanlık öğretisinden temellenen bir erkeklik idealini tasvir etmek de olabileceğini ifade etmektedir.


Panofsky mezar heykelciliği üzerine yazmış olduğu kitabında İngiliz mezar levhalarında ve kaidelerinde betimlenen evli çiftlere ait tasvirlerin bu çiftlerin evlilik anlarını gösterdiğini iddia etmektedir.  Bu tasvirlerde çiftler elele tutuşarak uzanmışlardır ve genellikle kadın figürün başının altında bir yastık bulunmaktadır. AncakPanofsky aralarında net bir biçimsel ilişki ve benzerlik olmasına karşın bu mezar kaideleri ile Van Eyck’ınresmini karşılaştırmamıştır.  Bu noktada Koster bir mezar işaretinin elbette bir evlilik belgesi olmadığının altını çizmektedir, tıpkı Van Eyck’ın ikili portresinin de olamayacağı gibi.


Koster Van Eyck’ın ikili portresinin odağında ruhani ve göksel bir nur içindeki “merhume”nin olduğunu düşünmektedir. Her iki figürün etrafını saran oldukça hesaplı bir biçimde yerleştirilmiş ışıltılı nesneler ise bu durumu pekiştirmektedirler.


Costanza’nın ayak ucundaki köpek ki pek çok kadın mezarında da köpek imajına rastlanmaktadır;Panofsky’e göre evliliğin sadakatini ve bağlılığını sembolize etmektedir. Ancak Koster antik mezar anıtlarında köpek figürünün mutlu evliliğin bir simgesi olduğunu belirmektedir ve anlamı sadakat olsun ya da olmasın önemli olanın resimdeki köpek figürü ile kadın mezarlarındaki köpek tasvirleri arasındaki benzerlik olduğuna dikkati çekmektedir. Koster’a göre köpeğin rolü bir sadakat sembolü olmaktan çok tıpkı melekler gibiebediyette merhumeye refakat etmektir.


Koster resimdeki odada bulunan ve Hollanda resim geleneğinde doğum ve ölüm sahnelerinde sıkça kullanılan bir imge olan yatağa dikkat çekmektedir. Dönemin ritüel pratiğinde doğum sırasında ölmüş ya da ölmek üzere olan annenin yattığı yatağın evin ana yaşam alanına taşınarak ziyaretçilerin buraya kabul edildiğini belirtmektedir. Costanza öldüğünde genç ve çocuksuzdur. Yatak başındaki hamile kadınların koruyucusu Azize Margaret heykelinden de yola çıkarak Koster Costanza’nın doğum sırasında ölmüş olabileceğini ileri sürmektedir. Resimde yerde ahşap zemin üzerinde yatağın önünde bulunan halının daCostanza’nın yattığı yeri belirtmek için kullanıldığını düşünmektedir çünkü dönemin mimarisinde zemin döşemeleri genellikle taş ya da karodur.


Panofsky resimdeki odanın avizesindeki yanan tekmumun Tanrının hikmetini sembolize ettiğini ileri sürmektedir. Yanan tek mumun Yunan ve Roma evlilik seremonilerinin bir parçası olduğunu da ifade etmektedir. Koster ise avizede yanan mumun karşısında sönmüş bir mum olduğunu belirtir ve bu mumların varlığını farklı bir biçimde anlamlandırır. Ona göre yanan mum resmin yaşam tarafına sönmüş olan ise ölüm tarafına işaret etmektedir.  Yine duvardaki aynanın etrafındaki madalyonlardaki Hz. İsanın yaşamına ait sahnelerin de bşekilde yerleştirildiğine, ölüm ve dirilişe dair olan sahnelerin Costanzanın tarafında bulunduklarına dikkat çekmektedir. Koster’a göre Van Eyck resimde günlük yaşamın içinden objeleri Giovanni di Nicolao Arnolfini’ninkaybına göndermeler yapacak şekilde bir araya getirmiştir.

Panosfsky resimde duvarda bulunan “Jan van Eyckburadaydı” sözünün ressamın evlilik törenine şahitlik ettiğini belirtmek ve resme yasal bir belge statüsü kazandırmak amacı ile yazmış olabileceği fikrini ileri sürmektedir. Koster ise sanatçının eserlerinin kopya olmadıklarını kanıtlamak için bu yola başvurduğunu,hatta bir amacının da resmin gerçeklik iddiasını kuvvetlendirmek olabileceğini düşünmektedir.


Margaret L. Koster tüm bu analiz ve yorumlarışığında “Arnolfini İkili Portresinin evlilik akdini temsil eden bir çeşit zengin portresi olmaktan çok, bir anıt portre olduğu sonucuna varmıştır.



1 Mayıs 2014 Perşembe

ÖCC Atölyesinde Neler Oluyor? 2014

1) Sergi hazır! Bir aksilik olmazsa Mayıs ayında huzurlarınızda, hadi bakalım :) 
2) Arnold Hauser Sanatın Toplumsal Tarihi'ni okuyorum. 
3) Osmanlı cam sanatı araştırmaları yapıyorum. 19. Yüzyıl Osmanlı ve Avrupa sanatı etkileşimlerini didikliyorum. Ödev yapmam lazım.







25 Kasım 2013 Pazartesi

Anne Olunca Anladım

Anlatacak o kadar çok şeyim var ki... En iyisi hiçbirini anlatmayayım diyorum.

9 Aralık 2012 Pazar

Anahtar


http://belovaan.deviantart.com/

Nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Şöyle deneyeyim: Hayatta bir "level" atlayabilmek için gereken büyülü "anahtar"ı buldum. Onu "kapı"ya gelene kadar gözümden bile sakınır ve tam zamanında kilidi açarsam her şey bambaşka olacak... Çok tuhaf hallerdeyim. Korku ve mutluluk hiç böyle bir araya gelmemişti. Akıl erdiremiyorum ve inanamıyorum. 

5 Aralık 2012 Çarşamba

Olan Biten Bir Çok Şey


Özgür Ceren Can, 2012

Atölyede hiçbir şey olmuyor. İşler bana bakıyor ben işlere... Elime bir fincan çay alıp masaların arasında dolaşıyorum. Fotoğraf çekiyorum. Pencereden dışarı bakıyorum. Arkadaşlarımla telefonda konuşuyorum. Olan biten bunlar işte...

Gençken şimdiki aklım olsaydı bu memlekette bu işlere hiç bulaşmazdım; "olanakların kısıtlılığı" sözü bir marka gibi hayatımın her alanına yapışıyor çünkü. Ruh büyük beden küçük gibi... 

Her neyse. Oldu bir kere. Şimdi bir toparlanıp "yapılacak işler listesi" yapacağım. Kalan bisküvi işleri sırlamam ve sonra tasarımını yaptığım bir kaç işi daha şekillendirmem gerekiyor. Biten işlerin fotoğraflarının çekilmesi lazım. Sonra, kaideler meselesi önemli bir sorun. Kaideleri tasarladım ama yaptıramadım. 


Sergi içinse üç yere başvuru yaptım. Öte yandan Aralık sayısında Solfasol'de Besim'le yaptığımız Avareler röportajı ve İstanbul Tasarım Bienali'ndeki Les'UX karşılaşması bu konudaki fikirlerimi ciddi anlamda değiştirdi. Ancak değişen fikirlerim henüz olgunlaşmadığından tedirginim. Bir süre için daha "hiçbir hamle kuralı"mı uygulayacağım sanırım.

Bu ay Solfasol'de Torun'da açılacak olan "Kitschen / Whatever I'm not an artist?" sergisi hakkındaki yazımı okuyabilirsiniz: "Sanat Kompetanlığı Müessesesinden Çıkış." Yazının redaksiyonunu yaparken kendimi böyle elimde ceketim umursamaz bir halde ıslık çalarak o müesseseden çıkarken hayal ettim. Nasıl rahatladım... O gün bu gündür sakin ve huzurluyum. 

Hava iyice soğudu. Salep ve sıcak şarap mevsimime girmiş bulunmaktayım. Narlar ise çok leziz. Ve tıpkı Burçak Bingöl'ün dediği gibi "nar ayıklamaktan insanın öğreneceği çok şey var..."

29 Kasım 2012 Perşembe

Les UX : Urban Experiment


I. İstanbul Tasarım Bienali'nde en çok etkilendiğim şey Urban Experiment grubu hakkında duyduklarım oldu. Bienal kapsamında grubun eseri olan "Panthéon:Mode d'emploi" filmi ve belgeselleri ilk kez gözterime girmiş. Urban Experiment 1981'de kurulan, hacker ve sanatçılardan oluşan çok gizli bir kollektifmiş. Grup Paris'in yeraltı ağında konuşlanıyormuş. Grubun şu anda Paris caddelerinin altında sessizce çalışan başka bir çok şeyin yanında bir sineması ve sergi salonu bulunuyormuş. 


Grup Paris'in  yeraltında kendisine bir dünya kurup olanaklarından sınırsızca yararlanırken öte yandan kentin yüzlerce yıllık alt yapısını yavaş yavaş restore de ediyormuş. Rehber grubun üyelerinin arasında çok fazla mimar, mühendis ve sanatçı olduğunu söyledi. Paris'in önemli binalarına tüm o fiyakalı güvenlik önlemlerini aşıp girebilmeleri ise çok ilginç ve heyecan verici. Zaten bienalde gösterilen belgesel de bir anıt mezara girip bozuk olan saatini tamir etmeleri üzerine. Müthiş! Düşünsenize kartpostal tadındaki Paris'in yeraltında ayrı bir alem var... Üstelik yeraltını keyfince kullanan bu grup yeryüzüne çıkıp kendi kentleri ile ilgili inisiyatif alan etkin bir mekanizma ile tüm dayatmalara karşı duruyor. 


Durup bir an düşününce, insan kendi kültür mirası olan müzelere giriş çıkışının birilerinin kafasına göre dayattığı kurallara bağlı olmasını, kendisine ait olandan faydalanmak için para ödemek zorunda kalıyor olmasını hazmedemiyor. Ya da ne bileyim kent meydanlarını özgürce kullanamıyor olmasını. Yine de dünyada birilerinin tüm bunlara karşı durmaya cesaret etmesi güzel. İlham verici. İnsana kendi kentinden korkmamayı da öğretiyor. Gece yarısı bir müzeye gizlice sızıp orada film gösterimi yapmak ya da bir katlı otoparkı geceleri sergi salonuna dönüştürmek... Neden olmasın?

26 Kasım 2012 Pazartesi

Kusurlu İstanbul Günleri


Contemporary İstanbul fuarı, I. İstanbul Tasarım Bienali ve Monet İstanbul'da sergisi ile Mısır Apartmanı galerilerindeki sergileri gezip geldim. Şimdi de biraz atıp tutacağım izninizle.

Monet İstanbul'da


Özgür Ceren Can ve Claude Monet

Monet İstanbul'da sergisi için kısa ve öz yazacağım, yani tek kelime: tırt... "Üzgünüm Claude!"

Contemporary İstanbul


Ansen, Microbigs


Bruno Walpoth


Ruben Grigorian


Zeger Reyers


Güneş Terkol


Su-Min Lee


Patricia Piccinini


Yaşam Şaşmazer

Contemporary İstanbul Türkiye'de çağdaş sanatın gelişimine katkıda bulunduğu iddiasında olsa da nihayetinde afili bir pazar yeri olmaktan öteye geçemedi yine. Az sayıda galeri fuar alanında kendilerine ayrılan yeri bir sanat mekanı/platformu anlayışı ile yerleştirse de büyük çoğunluk tezgaha bağlamıştı. Bir süre sonra görsel algıda geçici süreli bozukluğa yol açan çığırtkan bir durum vardı. Yoruldum ama pes etmedim.

I. İstanbul Tasarım Bienali


(Un)real State of the (Un)konwn, Cedric Libert


İstanbul-O-Matik, Cem Kozar ve Işık Ünal 


İstanbul-O-Matik, Cem Kozar ve Işık Ünal 


İnşaat Ya Resulullah, NeoMuhafazakar'lığın Şaküli Düşleri

Aydan Çelik


Toki Kullanıcıları İçin Hayatta Kalma Kılavuzu

Boğaçhan Dündaralp


Pantheon: Mode d'emploi

Les UX


Statigraphic Manufactory, Unfold


Zanaatle Örülmüş Mahalleler, URBZ, Made in Şişhane


Zanaatle Örülmüş Mahalleler, URBZ, Made in Şişhane


Sokak Yiyeceği Yazıcısı

Jose Ramon Tramoyeres, Paco Morales, Luis Fraguada, Deniz Manisalı


Street Art Mobil Station, Sams


Street Art Mobil Station, Sams

I. İstanbul Tasarım Bienali'nin teması "kusurluluk"tu. İstanbul Modern'de küratorü Emre Arolat olan Musibet sergisi ve Galata Rum İlköğretim Okulu'nda küratorü Joseph Grima olan Adhokrasi sergisi yer alıyordu. Zaten hayatın ve benim için hayatın sahnesi olan kentin kusursuz kusurluluğuna kafayı takmış birisi olduğum için bu bienal beni müthiş etkiledi. Uzun uzun gezdik. Bir an olsun konsatrasyonumu kaybetmemiş olmam ve bittiğinde kafada bir yorgunluk değil de geniş perspektifli bir farkındalık olması kısa günün karıydı. Üzerine uzun uzun yazılıp çizilecek pek çok proje vardı. Bazılarına daha sonra ayrıca bir kayıt ayırmayı düşünüyorum.

Mısır Apartmanı


Kabuk, Mehmet Ali Uysal

Mısır Apartmanı'na gün sonu alınırken gittiğimiz için apartmanda in cin top atıyordu. Nesrin Esirtgen'deki Mehmet Ali Uysal, CDA'daki Nazlı Eda Noyan ve Nev'deki Mike Berg sergilerini pek beğendiğimi belirtmek istiyorum. Maşallah!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...